Cumhuriyete Son Vuruş
Hala 95 yıllık cumhuriyetimizin
son kalan semerelerini yiyoruz. Devlet kurumlarının çoğu AKP’nin kendi
ideolojik vizyonunu sahiplenen kişiler tarafından ele geçirilmiş olsa dahi hala
daha cumhuriyet ilkeleri esasına dayalı işleyen bölümleri mevcuttur. Yargı da
bunlardan bir tanesidir. Hala daha az da olsa bu cumhuriyetin temellerine
sahip çıkıp, savunacak olan cesur savcılar ve hakimler olduğuna yürekten
inanıyorum.
CHP'nin hükümeti güçlü ve baş
edilemez, kendisini mağdur göstermek adına kullandığı ''yargı tek bir kişi
elinde, hukuk yok, elimizden bir şey gelmiyor ki'' gibi söylemlerine hiçbir
zaman itibar etmek gelmedi içimden. Çünkü Türkiye Barolar Birliği bugüne kadar
hep cumhuriyetçi kökenli olmuştur ve en güçlü, bilgili hukukçular da
cumhuriyetçilerdendir. AKP’nin şimdiye dek kendi ideolojisini yerleştirip,
egemenlik kuramadığı tek kurum barolardır.
Türkiye Barolar Birliği resmi web
sayfasında asli görev ve sorumluluğunu şu şekilde açıklamakta;
''Bünyesinde oluşturduğu alt
komisyonlarda; yasal düzenlemelerle ilgili çalışma yapmakta, özellikle
demokrasi ve insan hakları adına uygulamada ortaya çıkan aksamalara karşı
sorumluluk bilinciyle etkin bir biçimde mücadele vermektedir.''
Eğer ki, CHP'nin dediği gibi
yargı bağımsız değil ise o zaman bu tanıma göre Barolar Birliği bugüne kadar
vermesi gereken mücadeleyi hakkıyla vermemiştir. O zaman barolara bunun
hesabını sormalıdır.
CHP sabit ve artık alışkanlık
haline getirmiş olduğu bir politika gütmektedir yıllardır. O da iktidar
tarafından iftira ve haksızlığa uğramadan yargının kapısını çalmayı akıl
etmemek. Bu da sanırım partinin başındaki şahsiyetin karakteri gereği partiyi
bu politikayla yönlendirmesinden ileri geliyor. Partinin başkanı yapı
itibariyle hep savunmada kalıp, taaruza geçmek konusunda pasif kalmayı tercih
eden bir kişilik.
Bu düzeni kuran görünmez eller de
boşuna AKP’nin başındaki şahsiyet gibi sürekli taaruzda olan bir kişilik
karşısına böyle bir kişiliği yerleştirmemişlerdir herhalde. Başka türlü nasıl
erişeceklerdi ki cumhuriyeti yıkma emellerine? Aksi halde emperyalizmin kendini
hiç belli etmeden, sinsi sinsi kurmuş olduğu bu düzenin terazisi çoktan
kırılır, oyun bozulurdu şimdiye kadar.
Kendisine politika olarak çözüm
üretmek yerine ‘yargı yok, adalet yok’ diye sızlanıp, yollara dökülen CHP, aslında
2015 yılında yargıda 17/25 Aralık tapelerinin gerçek olduğunu ispatlayabilirdi
ki, bu tapeler AKP genel başkanı aleyhine kullanılabilecek çok önemli ve ciddi
bir delildir. Erdoğan'ın avukatları, 'tapeler bilirkişiye gitsin' denilince hakaret
davasını geri çekiyorsa demek ki yargı tek bir kişi elinde değildir, demek ki
hala daha çekindikleri bir yargı vardır ortada. O tarihte kendi yargımızda
aleyhte delil olarak kullanılmayıp, şimdi ABD yargısında kullanılacak olan bu
tapelerin yaradığı tek iş ülkenin dünyadaki itibarını sarsmak olacaktır.
http://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/tapeler-gelsin-talebi-erdogani-cark-ettirdi-831058/
Yargının eksik, aksak ve sakat işlediği doğrudur ancak ‘yargı yok’ değildir.
Sakat da olsa vardır ve hala işlemektedir. Bir takım menfaat grupları
tarafından yargının siyasi amaçlar doğrultusunda kullanıldığı, içerisinde
yönlendirmeler yapıldığı, engeller çıkartıldığı doğrudur ancak neticede yazılı
olan kanunlar gerçeği eninde sonunda ispatlamaya muktedirdir. Eğer ki, bu
ülkede yargı hiç çalışmasaydı Ergenekon ve Balyoz davalarında kumpas kurulan
onlarca insan hala daha haksız yere içeride olurlardı.
Hukuk mücadelesi bir süreçtir ve
tıpkı cephede savaşmak gibi kararlılık, inatçılık, takip ve strateji
gerektirir. Sonunda gerçeğin önünde hiç bir yalan duramaz, teslim olur. Hukukun
gücü ve üstünlüğü de buradan gelir zaten.
CHP yıllardır bir muhalefet
partisinden bekleneceği üzere elinde bulunan delilleri AKP başkanı aleyhine
kullanıp, sahte diploma ve yolsuzluk gibi suçlarından yargılatma yoluna
gitmekten ziyade hep saldırıya maruz kalıp kendini savunmayı tercih etmektedir. Partinin ve cumhuriyetin iktidar
tarafından tecavüze uğramasını bekleyip, sonra da halkın gözünde mağdura yatıp
'bakın gördünüz mü şimdi de bunu yaptı bu adaletsiz, hukuksuz adam' stratejisi
iyi bir oy, karşı tarafı güçlü ama kötü göstererek siyasi varlığını sürdürme
stratejisi olabilir ancak bu stratejiyle AKP’nin tek bir kişi elinde
bulundurduğu siyasi gücü yıkabileceğini zannetmek ise hem çocukça hem de hiç
gerçekçi değildir.
Bu da benim gibi oyunu CHP’ye
cumhuriyete sahip çıkması maksadıyla vermiş bir vatandaşın aklına ister istemez
bazı soru işaretleri getirmektedir.
Temelinde asli misyonu ve görevi
laik cumhuriyetin temel değerlerine ve halkın egemenlik haklarına sahip çıkmak
olması gereken CHP'nin, siyasi varlığını bir şekilde devam ettirebilme amacı ve
çabası bu misyonunun önüne geçmiştir. CHP bu misyonuna sadakatle bağlı kalmış
olsaydı, niyeti ülkeyi Atatürk ilke ve inkılaplarının hedeflemiş olduğu ileri
medeniyet seviyesinden geriye, din eksenine doğru taşıyacağı 90’lı yıllarda
belediye başkanlığı sırasında yapmış olduğu konuşmalarından gayet açık ve
net bir şekilde anlaşılacak olan, imam hatip mezunu siyasi yasaklı bir adamın
siyasi yollarını sözde demokrasi adına gürül gürül açmazdı.
AKP başkanının İstanbul Belediye
başkanlığı döneminde gazetelere vermiş olduğu demeçlerden bazıları;
“Elhamdülillah şeriatçıyız”
(21.11.1994 Milliyet)
“Yılbaşına karşıyım” (19.12.1994
Sabah)
“Ata’ya saygı duruşunda sap gibi
ayakta durmaya gerek yok” (12.5.1994 Hürriyet)
“Her 10 Kasım’da yaygara
kopartılıyor” (14.11.1994 Hürriyet)
“İçki yasaklansın” (1.5.1996
Hürriyet)
“İstanbul’u Medine yapacağız”
(Akis)
“Bütün okullar İmam Hatip
yapılacak” (17.9.1994 Cumhuriyet)
“Taksim’deki caminin temelini
inşallah atacağız” (1.7.1994)
‘’Ben İstanbul’un
imamıyım’’ (8.01.1995, Hürriyet)
‘‘Milli piyango zulümdür’’
(29.09.1994, Hürriyet)
“Mayo reklamı şehvet sömürüsüdür”
(6.3.1996 Hürriyet)
“Sadece imamlar resmi nikah
kıysın” (9.5.1995 Milliyet)
‘’Cumhurbaşkanının imam hatipli
olacağı günler yakındır’’ (05.02.1996, Akit)
Görüldüğü üzere kendisi laiklik
karşıtı söylemlerini hiç gizlememiş, ileride eline yetki geçerse ideolojisini
devlet yönetiminde hayata geçireceğini açıkça dile getirmiştir. Buna rağmen,
güya mecliste laik cumhuriyetin savunucusu konumunda olması gereken CHP ise
2002 yılında mecliste oy çokluğuyla bu kişinin siyasi yasağını kaldırıp, başbakan
olmasında bir sakınca görmemiştir.
CHP sözde 'demokrasi' adına böyle
bir hata yaptıysa dahi daha sonraki yıllarda bu kadar çok açığı olan, suçları
delilli belgeli olan bir kişinin 15 senede bu kadar güç elde etmesine izin
vermez, yargıya taşıyıp, bir hukuk mücadelesi başlatır, bu cumhuriyeti içine
dalmakta olduğu karanlıktan çekip çıkartabilirdi. Atatürk'e, İnönü'ye, Ecevit'e
yapılan hakaretleri hazmedemez, sırf bunlar için bile niyeti bu milletin ve
cumhuriyetin temel değerleriyle oynamak olduğu açıkça belli olan, bu niyetini
hiç bir zaman gizlememiş, hep açıkça dile getirmiş olan bu kişinin gitgide
güçlenmesine katkı sağlayacak eylemlerde bulunmaz, tam tersine gücünü elinden
alma yolunda bir takım girişimlerde bulunurdu.
Cumhurbaşkanına suçlarından ve
rejimi değiştirmeye teşebbüsten dolayı dava açmanın CHP'nin görevi olmadığını,
cumhuriyet savcılarının işi olduğunu biliyorum. CHP'nin burada üzerine düşen
görev, bu savcıları bulup, onları bu davaları açmaları konusunda hem
motive etmek, hem de destek vermesidir, ellerindeki somut delilleri savcılara
sunmasıdır. Açmayan savcılar varsa da, halka bu savcıların kimler olduğunu
deşifre etmelidir. Meclis başkanının ve milletvekili çoğunluğunun AKP’li olduğu
bir meclise geri döneceği baştan belli olan önergeler sunmak ise son derece
nafile çabalardır.
CHP'nin AKP genel başkanının
güçlenmesi yolunda yapmış olduğu ikinci büyük ve tarihi hatası ise meclis
içerisinde ve dışarısında bir çok gönülden bu cumhuriyete ve Atatürk ilkelerine
bağlı siyasilerimiz bulunmasına rağmen, gidip bu cumhuriyetin başına en
yakışmayacak, Atatürk ilkelerine düşman bir adamı cumhurbaşkanlığına aday
göstermiş olmasıdır. Sırf bu adayın yetersizliği sebebiyle, cumhuriyetin
geleceği açısından hayati önem taşıyan bir seçimde yaklaşık 14 milyon
vatandaşımız oy dahi kullanmamayı tercih etmiştir.
Şimdi de zamanlaması ve kontrolü
tamamı ile AKP tarafından yapılacak olan önümüzdeki seçime güvenip,
cumhuriyetle kumar oynamakta ve cumhuriyetimizin geleceğini riske atmaktadır
ki, bu da 94 yıllık cumhuriyeti, gücünü nasıl ve ne yönde kullanacağı şimdiden
belli olan bir adamın ellerine teslim edip, o adamın gücüne güç katacak üçüncü
büyük ve tarihi hatası olacaktır CHP’nin. Ne yaman çelişkidir ki, devletin
yargısına güvenmediği için yargıyı o adam aleyhine kullanmayan CHP, devletin
seçimine ve seçim kurumuna sonsuz bir güven içerisindedir. Üstelik de 16 Nisan
referandumunda YSK tarafından milletçe yemiş olduğumuz kazığa rağmen.
Bu güvenin altında yatan
psikolojik nedeni anlayabilmem mümkün değildir???
Önümüzde yapılması planlanan
sözde seçim çok büyük ihtimalle öngörüldüğü üzere 2019 yılında değil, daha
erken bir tarihte baskın bir şekilde yapılarak, cumhuriyete son vuruş
yapılacaktır. Bu arada bu baskın seçime kadar CHP’nin, belediyelerine
gönderilmiş olan müfettişler kanalıyla Fetöcu iftiralarıyla karalanıp,
yıpratılmaya devam edileceğinden hiç şüphem yoktur.
CHP karda uyurken donarak ölmeyi
göze alırken, cumhuriyetin de donmasına göz yummaktadır.
Yine, Akşener'in partisinin
seçime katılmaya hak kazanma süresi dolmadan önce seçimin yapılıp, seçime dahil
olmasına engel olmak da bir seçim kazanma stratejisi olabilir. En başta
Akşener'in kendisi olmak üzere, AKP başkanının kontrolünde adil, şeffaf ve tüm
rakiplerini içine alabilecek demokratik bir seçime izin verilip, parlamento
seçiminde Akşener’in partisinin mecliste çoğunluk kazanmasına izin verileceğine
inanmak kitlesel bir rüyadır.
Akşener, partisinin seçime
katılma süresi dolmadan önce seçim yapılırsa, belli bir imza sayısını topladığı
takdirde kendisi şahsen cumhurbaşkanlığı seçimine katılabilecek ancak
varsayalım ki, Akşener'in seçime katılmasına engel çıkartılmadı, bu sefer de
sandıktaki, YSK'daki, bilgisayar başındaki seçim taktikleri şimdiden hazırdır.
Zaten Akşener'in oy potansiyeli bellidir, bunu içine biraz taktik karıştırmakla
yenmek hiç de zor olmasa gerek bütün bürokratik gücü elinde bulunduran bir adam
için. O taktikler AKP’nin son zamanlarda alevlenen sözde Atatürkçülük
gösterileriyle çalışmaya başlamıştır bile.
Bir an için AKP’nin, şimdiye
kadar hiç yapmamış olsa da, bu sefer son derece şeffaf, adil ve demokratik bir
seçim yapacağını varsayalım. Yine de siyasi gücünü, yeteneklerini ve bulunduğu
konumun avantajlarını kullanacak olan AKP başkanı tarafından seçimin
kazanılmayacağının hiçbir garantisi yoktur.
Bu seçim tamamı ile cumhuriyetle
oynanacak olan büyük ve riskli bir kumardır.
Unutmayalım ki, bu seçimin
referandumda ‘hayır’ oyu kullanmış ama oyları çalınmış, cumhuriyet yanlısı
kitle için hiçbir garantisi yoktur. Seçimin AKP tarafından yine akla hayale
gelmeyecek bin bir türlü yasal ve bürokratik açıkların kullanılması yoluyla ve
CHP'nin yine hiç üzerinde durmayacağı Seçsis sayesinde kazanılma olasığı
neticesinde cumhuriyete sonsuza kadar elveda diyebiliriz ve işte esas o zaman
şahit oluruz bu ülkedeki yargısızlığa. Çünkü temelinde bu anayasanın
değişiklik nedenlerinden birisi de AKP başkanının bilinen suçlarından dolayı
yargılanmasının önüne geçilmesidir. Ondan sonra bir daha bu kişinin suçlarından
ötürü yargıya taşınması imkansız hale gelecektir. Tüm kanunları meclisteki
parti çoğunluğuyla birlikte istediği şekilde düzenleyeceğinden hiç şüphem
yoktur.
ABD'nin Reza Zarrab davasıyla AKP
başkanını indireceğini ummak, böyle bir umuda bel bağlamak ise emperyalizme
teslimiyetin bir başka çeşididir. Geçen kış referandum öncesi CIA'e
yakınlığıyla bilinen basın yayınları, ABD'de sürekli olarak Türkiye ile ilgili
projeksiyonlarını 'Türkiye'de demokrasi bitiyor, Erdoğan 2029'a kadar gücü
elinde bulunduracak, diktatör olacak' şeklinde vermiştir. Kanımca bu tarihe
kadar ABD Ortadoğu'daki hedeflerini tamamlamayı hedef koymuştur. ABD'nin
Türkiye’deki iktidar partisinin desteği olmadan Ortadoğu'daki emellerine
ulaşabilmesi mümkün değildir. Kaldı ki, Reza Zarrab davasında AKP başkanının
suça ortaklığı ispatlansa bile, ABD’nin pratikte öyle olmasa dahi şeklen ve
hukuken bizim iç işlerimize karışmak gibi bir yetkisi de yoktur.
Bunlar can çekişen
cumhuriyetimizde bizlerin halk olarak yargıyı kullanmak için son zamanları ve
şanslarıdır. Halkı temsilen yargıyı iktidar aleyhine kullanması gereken merci
de cumhuriyetin ve demokrasinin bekçisi olduğunu savunan, bu amaçla oylarımızı
alan CHP'den başkası değildir. Elindeki gücü bu amaçla kullanmamaktadır.
CHP'nin kendi siyasi emelleri için göz göre göre laikliğin ve cumhuriyetin
yıkılmasına göz yummaya hakkı yoktur. Elini taşın altına koymak durumundadır.
Bunun için de üzerinde bir halk baskısı hissetmelidir.
Temelleri hukukun üstünlüğüne
dayanan organik demokratik sistemlerde demokrasinin temeli hukukun üstünlüğü ve
dürüstlüğe dayanır. Hırsızlar, sahtekarlar, vatan hainleri, devleti ele
geçirmeye teşebbüs eden terör örgütleri sistem içerisinde varlıklarını böyle
bizde olduğu gibi yıllarca sürdüremezler. Sistem açıkları bulur, yakalar,
yakaladığı anda da çarkları dışına atıverir o kişileri. Bu ülkede hiç bir zaman
esaslı bir demokrasinin var olmadığını buradan anlayabiliriz.
CHP’nin sözde ‘demokrasi’ adına
yapmış olduğu yanlış ise içi boş bir ‘demokrasi’ kavramını dürüstlüğün, hukukun
üstünlüğünün ve Atatürk ilkelerinin önüne geçirmiş olmasıdır. Önce dürüst ve
Atatürk ilkelerine sadakatle bağlı olduğunuzda zaten otomatikman demokratik
olursunuz ama önce ‘demokratik’ olmaya kalkışırsanız, kendinizi demokrasi adına
sahtekarları savunurken, dürüst insanların haklarını yerken bulursunuz.
Aynı yanlışı, Melih Gökçek’in
istifası konusunda da yinelemiştir CHP. Son yerel seçimleri hakkıyla
kazanmadığı herkes tarafından bilinen, o tarihte en başta kendisinin bu gerçeği
savunduğu, 23 yıldır oturduğu koltuğun gücünü kendi şahsi çıkarları
doğrultusunda kullandığı alenen bilinen ve hatta partisinin başkanı tarafından
yolsuzlukları nedeniyle istifaya zorlandığı bilinen Gökçek’i istifası konusunda
‘seçimle gelen seçimle gider’ gibi yüzeysel bir argümanla halkın gözünde
savunur hale gelmiştir.
95 yıl önce Atatürk'ün savaş
vermiş olduğu emperyalizmle şu an bizim savaş vermekte olduğumuz emperyalizm
arasında hiç bir fark yoktur. O zaman da hainler içeridendi, şimdi de öyle.
Savaşı içeriden kazanmadan dışarıdan kazanmak mümkün değildir. İçeride
güçlenmeden dışarıda güçlenebilmemiz mümkün değildir.
Atatürk Nutuk’ta milli mücadele
sırasında emperyalizme karşı bağımsızlığın kazanılabilmesinin ancak milletin
bütününü kast ettiği iç cephenin güçlendirilmesiyle sağlanabileceğini,
emperyalizmin iç cepheyi fethetmeyi kendisine hedef koyduğunu şu sözleriyle
açıklamıştır:
''Asıl olan iç cephedir. Bu cephe
bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği bir cephedir. Görünürdeki
cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu
cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir, fakat bu durum hiçbir zaman bir
memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden
yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin çöküşüdür. Bu gerçeği bizden çok daha
iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve
çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarı da sağlamışlardır. Gerçekten ‘kaleyi
içinden almak’ dışından zorlamaktan çok daha kolaydır. Bu maksadı
gerçekleştirmek için içimize kadar sokulabilen bozguncu mikropların ve
ajanların varlığını iddia etmek yerindedir.''
2002 yılında mecliste sözde
‘demokrasi' adına laik cumhuriyete karşı stratejik ve planlı bir siyasi devrim
yapma niyetinde olanların siyasi yollarını gürül gürül açmış olan, üst üste
yapmış olduğu stratejik hatalarla her yıl bu kişinin güçlenerek büyüyen bir
problem haline gelmesine ve en son cumhurbaşkanlığı seçiminde yapmış olduğu
tarihi hatayla problemin laikliği tehdit eden ciddi boyutlara ulaşmasına katkıda
bulunan CHP'nin şimdi de aynı problemi çözmek gibi bu halka ödemesi gereken bir
vefa borcu vardır.
Lütfen CHP'nin bu borcu
kendiliğinden ödeyeceğini varsayıp, sessiz kalıp, beklemeyiniz. Bu
cumhuriyetin, çocuklarınızın geleceği için CHP'den bu alacağınızı talep ediniz.
Sizler haklarınızı, cumhuriyetinizi koruması için oyunu CHP'ye vermiş insanlar
iseniz eğer, hakkınızı ondan istemenizden daha doğal ne olabilir ki?
Atatürk'ün bizlere teslim etmiş
olduğu mirasın hatırına vatanımıza, geleceğimize, özgürlüğümüze, irademize,
cumhuriyetimize sahip çıkalım.
Melisa Gülsün Özmen

Comments
Post a Comment