Işık Savaşçısı
''Bir Savaşçı için imkansız sevgi diye bir şey yoktur. Onun sessizlikten, farklılıktan ya da ret edilmekten gözü korkmaz. Bilir ki, insanların giydikleri buz maskelerinin arkasında yanan bir kalp yatmaktadır. Bu yüzdendir ki, savaşçı diğer insanlardan daha fazla risk alır. O her zaman birisinin sevgisini arar, bu her ne kadar 'hayır' la karşılaşmak, yuvaya bedenen ve ruhen yenilmiş olarak dönmek ve ret edilmek anlamına gelse de... Bir savaşçı ihtiyacı olanı ararken hiç bir zaman korkuya kapılmaz. O sevgisiz hiç bir şeydir.''
'Işık Savaşçısı' Paulo Coelho
Paulo Coelho'nun burada anlatmak istediği sevgi değil, aşktır aslında. İnsan olan herkes sevebilir şüphesiz. Herkes annesini, babasını, kardeşini, eşini, çocuğunu, vatanını, hayvanını sever ama her seven ışığın savaşçısı olabilir mi? Diğer insanlardan daha fazla risk alabilir mi?
'Işık Savaşçısı' Paulo Coelho
Paulo Coelho'nun burada anlatmak istediği sevgi değil, aşktır aslında. İnsan olan herkes sevebilir şüphesiz. Herkes annesini, babasını, kardeşini, eşini, çocuğunu, vatanını, hayvanını sever ama her seven ışığın savaşçısı olabilir mi? Diğer insanlardan daha fazla risk alabilir mi?
Işık savaşçısının kılıcı aşktır.
İngilizce yazılan kitaplarda sevgi ve aşk aynı kelimeyle
ifade edilir. Romantik aşk da, diğer her türlü sevgi de 'love' kelimesiyle
ifade edilir. Oysa ki, ikisi çok farklı
anlamlar içerir. Bu iki kelimenin ayrımı anlam olarak da Batı toplumlarının hafızalarında bizdeki anlamıyla yer almaz. Bu yüzden ayrı bir kelime türetme ihtiyacı doğmamıştır
belki de.
'Aşık'lık kavramı bizim topraklarımıza özgüdür. Batı toplumlarından bir Mevlana, Yunus Emre, Karacaoğlan, Aşık Veysel benzeri aşkla yanan şairler çıkmaz çünkü Batı toplumlarının daima sevgiyi mantıkla bütünleştirme, kategorize etme, belli bir kalıba sokma ihtiyaçları vardır.
Belki de, mantığın, zihinsel ve
fiziksel dinamizmin hakim olduğu Batı; duyguların, zihinsel tembelliğin, fiziksel
miskinliğin hakim olduğu Doğu gibi insan
varlığının negatif uçlarının yaratmış olduğu karanlıklara kendilerini teslim
etmeyip, hakikate ermenin yolunu bir şekilde akıl yoluyla bulmayı başarmışken, duygularına
ve iç güdülerine teslim olmuş Doğu’nun, hakikatin ışığını yaymaları için içinden yanan aşıklar doğurması elzem olmuştur.
Sevgi mantıkla
harmanlanabilirken, aşkı mantıkla parçalara ayırmaya kalkıştığında aşkın doğası
bozulur. Aşk kendi başına bir bütündür.
Şems-i Tebrizi, kırk kuralını yazdığı
aşkın kırkıncı kuralında şöyle der:
''Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır.
Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da
cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşkın ise hiçbir sıfata ve
tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam
ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.’’
Bu akılsızlık, imkansızlık uğruna verilen savaş, çekilen cefadır aşkın ta kendisi.
Aşkı, Yunus Emre; ''Türlü türlü cefanın adını aşk koymuşlar'' diye;
Aşık Veysel; ''Seversin kavuşamazsın, aşk olur'' diye tarif
ederken;
Mevlana ise; ''Aşk bir davaya benzer, cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki!''
''Akıl, aşkın şerhinde, açıklamasında, çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı. Aşkı da, aşıklığı da yine aşk şerh etti.'' sözleriyle tarif etmiş aşkı.
Aşık imkansızı, akılsız gözükeni görünür kılmayı başardığında karanlık ışığa dönüşür.
Bu açıdan bakıldığında Atatürk de bir aşıktı. İmkansız gözükeni imkanlı kılmış bir ışık savaşçısıydı. Her ne yaptıysa ışık uğruna aşkla yapmıştır. Vatan aşkıyla imkansız ve akılsız gözükeni imkanlı kılmış, karanlığı ışığa dönüştürmeyi ve sonrasından gelen reformlarla da karanlığın üzerine düşen ışığı yüksek mantığıyla düzene sokmayı başarmıştır.
Atatürk'ün Mevlana'ya büyük bir saygısı ve ilgisi vardı.
Konya'da Konyalılar tarafından kendisine bağışlanmış bir evi vardı ve Konya'yı
ziyaretleri esnasında Mevlana türbesini de ziyaret ederdi. Büyük Taarruz
sonrasında 20 Mart 1923'te Konya'yı ziyareti sırasında Mevlevi türbesini
ziyaretinde, bir sema gösterisi izlemiş, gösteride kendinden geçerek
etrafındakilere 'Mevlana büyük, çok büyük...' diye seslenmişti.
Yine bu ziyareti esnasında bir toplantıda ortaya 'Mevlevilik nedir?' diye bir soru sormuştur.
Topluluktan birisi şöyle bir cevap verir:
''Efendim, Mevlevilik, ibadete çalgı sokarak dini gülünç eden ve Müslümanlığı yozlaştıran teşebbüslerden birisidir.''
Atatürk'ün bu kişiye cevabı şu olur:
''Ahmak! Aklının ermediği mevzular hakkında konuşma...
Mevlana, bilakis Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren
büyük bir yenilikçidir. Müslümanlık aslında en geniş manasıyla müsamahalı ve
modern bir dindir. Araplar onu kendi bünyelerine göre anlamışlar ve tatbik
etmişlerdir. Sıcak bir iklimde oturan, suyu nadiren bulan ve kullanan, umumi
bir hareketsizlik içinde ömür süren Badiye (çöl) Arapları için, günde beş defa
abdest alıp, beş defa namaz kılmak, çok ileri bir hareket adımıdır. Hz.
Muhammed'in dini insanları harekete sevk etmek esasına dayanır. Halbuki, çöldeki
tatbik şekli ile Müslüman ibadeti Türkler için, çok hareketsiz sayılabilirdi.
Sarp dağlarda at oynatan, erimiş kar suları ile yıkanan Türk için, abdest ve
namazdan ibaret olan ibadet tarzı çok hareketsiz kalmıştır.
Mevleviliğe gelince, o tamamı ile Türk ananesinin
Müslümanlığa nüfuz örneğidir. Mevlana büyük bir yenilikçidir. Dönerek ayakta
ve hareket halinde Allah'a yaklaşma fikri, Türk dehasının en tabii ifadesidir.
Bir tarafta güzel bir müzik çalıyor. Diğer tarafta güzel sesli insanlar
ilahiler söylüyor ve ayağa kalkmış güzel elbiseli diğerleri, hayali bir dönüşle
ellerini göklere kaldırıyorlar...Bunun estetiği fevkaladedir...''
Aşıkları diğerlerinden ayıran en bariz özellik, görüneni herkesin gördüğü gözle değil de, herkesin görmekte zorlandığı, görmekten eksik kaldığı bir estetik ve zarafet gözüyle görebilmesidir. Atatürk baktığı her şeyde etrafındakilerin görmekten aciz kaldığı bir estetik ve mana görebilmiştir.
Şimdilerde ise görüşü estetikten, manadan yoksun, görünenin ötesini görmekten aciz olduğu kadar, kendi karanlığını mutlak hakikat sanacak kadar da kör olan karanlığın savaşçıları iş başında. Atatürk'ün ışığının yavaş yavaş sönmesinin nedeni ise ondan
sonra bir daha onun gibi aşkla yanan bir ışık savaşçısının, tam da onun ışığını
temsil ettiğini iddia eden cemaatlerin başına lider olarak gelmemiş olmasındandır.
Işık tekrar gelip de, karanlığı bastırdığında karanlık tekrar görünmez olacak. Bir Atatürk daha gelmeyecek elbette ki...Onun ışığını taşıyanlar yeterli ışığa erişebilirse eğer, gelecek olanlar onlar olacak. O ışığı taşımak için de o ışığı anlamak, o ışığa nüfuz etmek gerekli. Karanlığın galip gelmesinin tek nedeni o ışığı ızgaralarından geçirmeyi başarabilmiş insan sayısının çok az olmasındandır.
En başta da onun adını kullananların ızgaraları ışık geçirmezken, ışığın karanlığa teslim olmaktan başka çaresi mi kalır?
Onu yalnızca bu fani dünyada elbet bir gün yok olmaya mahkum olacak olan resimlerle, afişlerle, heykellerle, rozetlerle, anahtarlıklarla maddi boyutta değil, esas ölümsüz olan fikirleriyle, idealleriyle, ilkeleriyle, yani ışığıyla manevi boyutta yaşatmak için çabalamalıyız.
Işık, ışıklı düşüncelerden doğar...
Yalnızca Onu anlayıp, o anlayıştan doğan taze ve ışıklı düşüncelerle
Onun ışığını tekrar çağırabiliriz. Onun özünü kavramadan Onun adına üretilen
basma kalıp her bir fikir onun ışığının sönme sürecine hizmette bulunmaktadır.
Maharet Atatürk'ün sözlerini ezberleyip, papağan misali sabah akşam bunları tekrarlamakta
değil, o sözlerin manasını özümseyip, o mana boyutundan zamanın ve ortamın ruhuna uygun yeni ve orijinal
fikirler üretebilmektedir. Atatürk'ün inkılapçılık ilkesinden kast ettiği tam da
budur.

Comments
Post a Comment